10 Ocak 2026 Cumartesi

Bu makale ilk olarak Ayna dergisinde yayınlanmıştır. 

Uçar, Metin (2025). "Dünya Meselelerini ve Zulmü “Şahit” Perspektifi ile Okumak". Ayna, 5, 3-8.

DÜNYA MESELELERİNİ ve ZULMÜ “ŞAHİT” PERSPEKTİFİ İLE OKUMAK

 

“Zulüm” “başkasına karşı yapılan vicdanı yaralayıcı davranış, kötülük ve/veya haksızlık” olarak tanımlanabilir. Bu çerçeveden bakıldığında zulmün varlığı “zalim” ve “mazlum” şeklinde ifade edilebilecek en az iki tarafın varlığına işaret eder. Zalim; vicdansızca davranan, kötü ve/veya haksız tarafı temsil ederken ”mazlum” kendisine vicdansızca davranılan, kötülük yapılan ve/veya haksızlığa uğrayanı temsil etmektedir.

Zalimlik konuşulunca her ne kadar iki taraftan (zalim ve mazlumdan)  söz edilme alışkanlığı olsa da aslında üçüncü bir kişinin hatta failin varlığını da göz ardı etmememiz gerekir.  Bu kişi/fail “şahit”tir. Zulme şahit olmak ve buna karşı verilecek tepki, şahittin mazlumdan yana veya zalimden yana konumunu anlatacağından toplumsal yapının sağlıklı bir biçimde devam etmesine, insanların barış içinde bir arada yaşamasına ve zulmün devam edip etmemesine doğrudan etki edeceğinden çok büyük bir öneme sahiptir.  Çünkü zulüm sadece mazluma zarar vermekle kalmaz toplumsal yapının temel işlevlerini de sarsar böylece zulmün yaşandığı toplum da zarar görür.

Bu literal tanımlamalar her ne kadar genel çerçeveyi çizse de zalim/mazlum dikatomisinin ve “şahitin konumunun” vicdanlarda bıraktığı “yaralayıcı” izin kapsayıcı bir anlatımı için yetersizdir. Bu yetersizliğin üstesinden gelmek için dört noktaya dikkat çekmek gerekir:

(1) Mazlum sadece tanımda verildiği gibi pasif bir rolle sınırlı değildir. O, taraflardan biridir ve adil bir çözüm için uğraşan ama ya gücü yetmediği için ya da kimsesi olmadığı için kendisine yapılan kötü muameleye maruz kalandır. Bundan dolayıdır ki “mazlumun konumu” takdire şayandır. Mazlum kaybeden olmadığı gibi her şeye razı iradesiz bir kişiliği de temsil etmez. O, tüm vicdan sahiplerinin vicdanını celbeder, onların gönlünü kazanır. Dolayısıyla her iyi/vicdanlı insan mazlumun yanında olmak ister veya en kötü ihtimalle mazluma zulmedene buğzeder ve “zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah'ı var” deme gereği duyar.

(2) Zalim/mazlum dikatomisini daha iyi anlamak için ayrıca “adalet” kavramını yardıma çağırmak işe yarayabilir. Zira “aynı fiil”, bir durumda zulüm iken başka bir durumda zulüm olmayabilir. Örneğin bir antrönör daha iyi bir derece alması için bir kısa mesafe koşucusunun sınırlarını zorlayıp onu koşturduğunda bu durum ne kadar acı verici olursa olsun zulüm olarak tanımlanmazken bir kişinin silah zoruyla başka bir kişiyi koşturması zulüm olarak tanımlanabilir. Adalet işin içine girdiğinde zulüm için tanımlayıcı olan “vicdan”, “kötü” ve “haksız” unsurları belli bir “ölçü” kazanmış olur ve artık “keyfi” ya da “soyut” olmaktan kurtulur. Ancak adaletin neye dayandırılacağı, hangi ilkeler çerçevesinde formüle edileceği çok anlamlı olacaktır. Yanı sıra adalet hayatın yeniden üretimi için “sürdürülebilir” bir anlam taşırken zulüm ile hayatın uzun erimli devamı mümkün değildir. Bunun bilincinde olan insanların    “zulm ile abad olanın sonu berbad olur” tespitleri oldukça yerindedir.

(3) Mazlumun konumu nasıl ki pasif bir konum değilse “şahittin konumu” da pasif değildir. Hatta “ben tarafsızım” demenin zalime yaradığı düşünülürse, şahittin pasif bir tutum takınması doğrudan zalime destek çıkmak anlamına gelecektir. Örneğin 40 yaşındaki bir adamın üç yaşındaki bir çocuğu dövmesine şahit olan kişinin, bu duruma “bana ne” demesi ya da “ben bu konuda tarafsızım” demesi zalimin tarafını tutması anlamına gelir. Böylece zulme tepki vermemenin toplumu sarsacağı ve zalimlerin sayısını çoğaltacağı dolayısıyla bu işten herkesin zararlı çıkacağı açıktır. Mazlumun ahını sadece zalim değil şahit de almıştır dolayısıyla “alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözüne artık tüm toplum muhataptır.

(4) Zulüm her zaman kaba kuvvetle olmayabilir bazen de zulüm eylemi ile sonucu arasında açıkça görülmeyen perdeler olabilir. Bir şeylerin yerli yerinde olmaması, yapılması gereken işin savsaklanması; sözün tutulmaması, ihaleye fesat karıştırılması, kopya çekilmesi; emanetin ehline verilmemesi, yanlış tedavi uygulanması, çevrenin kirletilmesi, arkadan iş çevrilmesi gibi pek çok olumsuzluk da zulümdür. Örneğin kopya çekmek başkasına haksızlık etmek, hak edilmeyen bir diplomaya sahip olmak, diplomanın gerektirdiği bilginin yerli yerinde kullanılmamasından dolayı başkasına zarar vermek, toplumun adalet duygusunu zedelemek gibi sonuçlara yol açabileceğinden dolayı zulümdür. Ancak neden-sonuç ilişkisi açısından ve olumsuzluğun doğrudan bizi ilgilendirmemesi yani zulmün örtüklüğü bazen konuyu zulüm olarak değerlendirememek anlamına gelebilir.  Bu çerçevede “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demenin anlamsızlığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü yılan (zulüm) doğrudan ya da dolaylı olarak toplumu tahrip etmekte ve bu da toplumun tüm mensuplarını ister istemez ilgilendirmektedir.

O zaman “mazlumun rolü”, “adalet ölçüleri”, “şahitlik” ve “örtük zulüm” konuyu daha çok netleştirmekte, bireysel olarak nerede duracağımızı ve nasıl bir yol izleyeceğimizi göstermektedir. Tam da bu noktada dünyada yaşanan zulümlere daha yakından bakmak için bir örnek üzerinden hareket edebilir ve yukarıda formüle etmeye çalıştığımız teorik çerçeveyi uygulayabiliriz.

Dünya’da zulüm denince akla ilk önce İsrail’in Filistin’de yaptıkları gelir. Son dönemlerde Gazze’de yaşanan her zulüm “bunun daha da ötesi olmaz” dedirten örneklerden oluşmaktadır. Ancak sadece Gazze’de olanlar değil Lübnan sınırından Mısır sınırına, Ürdün sınırından Akdeniz’e kadar Filistin’in her karış toprağında yaşananlar zulmün en katıksız örneklerini vermektedir: Akıl almaz işkenceler, su kuyularının kapatılması ya da zehirlerle kullanılamaz hale getirilmesi, insanların çadırlarda diri diri yakılması; gaspçı çeteler eliyle koyunların ve kuzuların sopalarla katledilmesi, hastane ve okulların yerle bir edilmesi, cami ve kiliselerin kasıtlı hedef alınması, kuvözdeki bebeklerin ölüme terk edilmesi, çocukların zevkine nişan alınarak öldürülmesi, ambulansların patlatılması, altyapı ve yolların tahrip edilmesi, Apartheid Duvarı ya da kontrol noktaları gibi saymakla bitmeyecek yoğunlaştırılmış zulüm uygulamalarına şahit olundu.

Bu örnekte her türlü zulmü uygulayan yani zalim İsrail’dir. Kendisine zulmedilen ve dünya halklarının sempatisini kazanan mazlum Filistinlilerdir. Tüm olup bitenleri sosyal medya aracılığı ile canlı bir biçimde izleyen, dünyadaki tüm insanlar da “şahit” konumundadır. Burada şahitlerin yani bizlerin konumu, ne yaptığımız ve ne yapmadığımız, doğrudan zulmün devam edip etmeyeceğini belirlediği için çok önemli bir konudur ve her birimize ayrı ayrı görevler yüklemektedir. Eğer zulmü elimizle düzeltemiyorsak nasıl bir tavır takınıyoruz? Dilimizle düzeltmeye çalışıyor muyuz, ya da zalime içimizden “zalim” diyecek maneviyat donanımına sahip miyiz?

Hemen şunu da belirtelim, kullanma imkanımız olan araçlar, aslında bu tarz zulümler karşısında “elimizle düzeltme” görevini yerine getirmek için bize çokça fırsat sunmaktadır. Örneğin boykot, zulmü elimizle düzelme araçlarından biridir. Zira tüm bu zulümleri dünyevi menfaatler için yapan bir örgütlü kötülük en fazla, dünyevi menfaatlerinin azalması karşısında geri adım atacaktır. Boykot sadece bir malı satın alıp almamak değildir, o ülke ile iş yapan her türlü şirketi ve kurumu uyarmayı da kapsamaktadır. İspanya’nın “İsrail, Eurovisyon’a katılırsa ben katılmam” demesi; İtalyan işçilerin “İsrail’e giden gemileri limanlarımıza sokmayız” tavrı; Kolombiya’nın İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmesi; Güney Afrika’nın Uluslararası Ceza Mahkemesine başvurarak “hukuka aykırı davranan her ülke cezalandırılmalıdır” talebi ya da İngiltere’de üniversite öğrencilerinin İsrail ordusunda görev yaparak Filistinlileri katleden bir kişiden ders almak istememesi hep boykot örnekleridir. Dolayısıyla eğer şahit olarak satın aldıklarımız ya da yaptıklarımız hatta yapmadıklarımız zalimin değirmenine su taşıyor ve mazluma zulmetme araçlarını arttırıyorsa zalim-mazlum dikatomisinin neresinde durduğumuz tartışılmayacak kadar nettir.

Dilimizle düzeltmeye çalışma araçlarımız da az değil: gösteriler yapmak, sosyal medya üzerinden paylaşımda bulunmak, bağlı olduğumuz politik ve sosyal yapıların bu konularda adım atmasını istemek, kamu kurumlarından konuya dair taleplerde bulunmak ya da hepsinden önemlisi konu hakkında bilgilenerek başkasını bilgilendirmek gibi pek çok aracımız var. Şüphesiz zalim bunların hiç birini yapmayalım diye aramıza nifak sokmakta, bizi etkisi altına almak için milyarlarca dolar harcayarak propaganda yapmakta, manipülasyonu bir politika olarak benimsemekte, online arama motorlarını ya da yapay zeka araçlarını kendi amaçları doğrultusunda çarpıtmakta, bilim alanlarının gerçek bilgi yerine ters yüz edilmiş bilgilerle oyalanmasını sağlamaktadır. Ancak zalim tüm bunların, irade sahibi bizlerin küçük bir çabası ile anlamsız kalacağını da bilmektedir.

“Bize ne”, “beni ilgilendirmez” diyenlerin, aslında zalimin işine yarayacak çok iş yaptıkları, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” derken ya da bunun gereği gibi davranarak (mesela boykotu kırarak) aslında tün dünyanın hukuksuz kalmasına, insan hakları ihlallerinin artmasına, insanlar arası güvenin yok olmasına, zalimlerin daha çok silah kullanmasına ve sürekli bir savaş hali ile güvensizlik duygusunun tüm insanlığı yok etmesine hizmet ettiklerini görmeleri gerekmektedir. Burada şahit, mazluma zulmeden tarafta olmayı seçmiş ve zalimlerden olmuştur. Üstelik bir şey yapmayan şahittin bu hali sadece Dünyanın şu an üzerinde yaşayan insanlara karşı bir zalimlik değildir ayrıca zulmü büyüterek gelecek nesilleri de tehdit etmektedir.  

“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde, son balık tutulduğunda, paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaksınız” diyen bir Kızılderili aslında buna benzer bir duruma dikkat çekmektedir. Çevreyi para için yok eden insanlar ve buna sesiz kalanlar (tıpkı Filistinlilere zulmeden İsrailliler ve bu duruma tepki göstermeyen şahitler gibi) zulmü büyütmekte ve gelecek nesilleri de yok edecek bir zalimliğe ortak olmaktadırlar. “Aslanlar kendi hikayecilerine sahip olana kadar, av hikayeleri hep avcıyı yüceltecektir" diyen Afrikalı da kimsesi olmayanların/güçsüzlerin/mazlumların manipülasyon ve propaganda ile nasıl adaletsizliğe uğrayabileceklerine vurgu yapmaktadır. Konvansiyonel ve sosyal medya gücünü elinde bulunduran siyonistlerin, Filistinlilerin kendi hikayelerini anlatılmasına izin vermemeleri, sansür uygulamaları, sosyal medya hesaplarını kapatmaları aslında kendilerinin (avcılar/zalimler) yalan hikayelerini daha rahat anlatmalarını sağlama çabasıdır. Ancak dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, zalimin gücünün (hikaye anlatabilmesinin) gerçek bir güç olmaması, hikayenin çarpıtılması, manipülasyona dayanması ve tersyüz edilmiş propaganda olmasıdır.    

O zaman mazlumdan yana olmak bir insanlık görevidir. Zalimlik eylemi, Filistin’deki gibi çok net olabileceği gibi daha örtük de olabilir. Ancak her durumda “iyi olanı” yok etmeye yönelmek, “toplumsal güveni” sarsmak ve kötülüğü geleceğe taşımak unsurlarının olduğu görülmektedir. Zira şahitler yeterince iyi olmadıklarında zalimler bundan yüz bulup “silah satmak için” iç savaş çıkaracak, “ilaç satmak için” hastalık yayacak, “bilgisayar programı satmak için” virüs yayacaklardır. Hatta daha da yüz bulup tohumlarla oynayacak, insanları kaçırıp organlarını çıkaracak, çocukların izlediği çizgi filmler/oynadıkları oyunlar üzerinden onların geleceklerini karartacaklardır.

Aldığımız bir sakız, içtiğimiz bir içecek, yediğimiz bir hamburger, izlediğimiz bir film, içinde gezindiğimiz bir sosyal medya aracı çok masum olmayabilir. Ancak biz de yeterince güçlüyüz, hatta çok güçlüyüz ve irademizle tüm kötülüklerle baş edebiliriz. Unutmayalım ki zalim ve mazlumdan kimin kazanacağına karar veren biz şahitleriz ve belki de bunu sadece “tükettiklerimizle” yapıyoruzdur…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder