9 Temmuz 2015 Perşembe

PAYLAŞIM AHLAKI VE DOĞU TÜRKİSTAN

“Doğu Türkistan” ile alakalı son dönemlerde yapılan tartışmalar ilginç bir etik sorunu daha görünür kıldı. İsmine ne denirse denilsin (zulüm, işkence, katliam, baskı vb.) bazı Doğu Türkistanlıların yaşadığı bazı sorunlar var. İnsanlar haklı olarak buna tepki gösteriyorlar. Bu tepkilerin nasıl olması gerektiği ile ilgili ciddi kafa karışıklığı olduğu da muhakkak. Bunun en iyi göstergesi de bu tepkilere yöneltilen eleştirilerde görülebilir.

Tepkilerin abartıldığı, amacının dışına çıktığı, Doğu Türkistanlılara ve hatta Türkiye’ye zarar verdiği, Çinlilere karşı (hatta tüm çekik gözlülere yönelik) bir ırkçılığa dönüştüğü eleştirileri önce örtük şekilde kısık sesle, zamanla da oldukça güçlü seslerle dile getirildi.

İlk tepkilerin bilinçsiz olması, yalan yanlış şeylerle iç içe olması ve bu yanlışların/yalanların birileri tarafından ifşa edilmesi ilginç bir tehlikeyi de barındırıyor. Gerçekten de zulüm, işkence, katliam, baskı varsa bunlara verilen tepkinin yalan/yanlış kaynaklara/bilgilere dayandırılmasının ortaya çıkması, meseleyi önemsizleştirebilir ya da görünmez kılabilir. Eğer bu sorun önemsizleşirse/görünmez kılınırsa bunun sorumluları gerçeği yansıtmayan fotoğrafları, haberleri paylaşan her bir birey olacaktır.

Türkiye yakın dönemde Gezi Olayları ile ilgili de böyle bir sorun yaşamıştı. Geziciler ve Gezikarşıtları benzer yalan/yanlış haberlerle saflarını sıkı tutmayı hedeflemişlerdi. Tek taraflı beslenen gruplar kendi gruplarının yaydığı gerçekleri! ve rakibin yalan/yanlış paylaşımlarını tek görebilmişti. Sonuçta konuşmayı dahi mümkün kılmayacak karşıt hakikatlere! sahip iki grup Gezi gibi çok önemli bir toplumsal olayı kendi mahallesine özgü kılmıştı. Gezi sanılanın aksine her iki grup için de (sadece kendi ezberlerini tekrarlamaktan ibaret olduğu için) bir tabudur.

Doğu Türkistan meselesinde de bir “tabu” oluşmamalı. Yalan/yanlış haberler asıl meselenin üstünü örtmemeli ve varsa zulüm, işkence, katliam ya da baskı bu durum hakkıyla ortaya çıkarılıp daha rasyonel tepkiler verilmelidir.

Olaylar bize şunu gösterdi ki tepki verdiğimiz konu hakkında yeterince bilgimiz yok. Sağlıklı tepki vermek için dikkatimi çeken hususları şu şekilde sıralamak istiyorum:

1-Doğu Türkistan'ı ve Doğu Türkistanlıları yeterince tanımıyoruz. Nasıl göründüklerini ve kültürleri bilmiyoruz. İşletmecisi Türk olan, Aşçısı Doğu Türkistanlı olan Çin lokantasının taşlanması bunu gösteriyor. Aslında Afrika’da Afrikalıların açtığı ve çalıştırdığı bir dönerci dükkanına, Türkiyeyi protesto etmek için saldırmak gibi bir trajikomik durumdan söz ediyoruz.

2-Doğu Türkistanlıları takip etmiyoruz. Bu konu ile ilgili onların nasıl tepki verdiklerini, meseleleri nasıl değerlendirdiklerini görmemiz lazım. Onların talepleri doğrultusunda onları desteklemeliyiz. Bu da iletişim yollarının açıklığı ile ilgili. Bu yolların açık olmaması (eğer Çin’den kaynaklanıyorsa) bu da bir eleştiri/tepki konusudur.

3-Çin’i yeterince tanımıyoruz. “Çin kaynaklarını takip edecek Çin uzmanlarımız yeterli mi?” Televizyonların, gazetelerin verdiği haberler Çin kaynakları değerlendirilmeden mi veriliyor? Çin’in yönetim yapısı nasıl? Uygurların özerkliği ne anlam ifade ediyor? Tek çocuk politikası Uygurların yaşadığı yerlerde de uygulanıyor mu?  Çin gerçekten Komünist mi? Her çekik gözlü Çinli mi? Gibi sorular dünya devi olan Çin’le ilgili ilginç ancak cevabı çoğumuz için fulü sorular gibi görülüyor. Çin çok kozmopolit bir ülke çok fazla etnik ve dinsel grup var. Han Ulusu en büyük grubu oluşturuyor. Han Ulusu ile aynı etnik ve dilsel yapıya sahip olan Huiler de Müslüman. Başka Müslüman Çin-Türk-Moğol-İrani etnik gruplar da var. Çin devletinin diğer Müslüman gruplarla nasıl ilişkileri olduğunu da bilmek gerekiyor ki sağlıklı bir değerlendirme yapalım.

4-Çoğu zaman tepkilerimiz ırkçı tepkiler olarak su yüzüne çıkıyor. Çin hükumetinin politikalarının Çinlilerin hepsini bağlayıp bağlamayacağı konusu üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Irkçı söylemleri sadece bu konuda değil her konuda mahkum etmeliyiz.  

5-Doğu Türkistan'a sahip çıkmanın ne kadar samimi duygularla yapıldığı da önemli. İç politika malzemesi yapılıp yapılmadığı üzerinde de düşünülmelidir. Konunu farklı milliyetçilik türlerinin çekişme alanı ile ilgili olduğu da unutulmamalıdır. Burada da bir tehlike beliriyor ki bu milliyetçilik tarzlarına olan eleştirilerimiz meseleyi görünmez kılmamalı. Aksi takdirde Çinli diye Uygur Türküne tepki gösterenlerle aynı konumda oluruz.

6-Bazen hiç sevmediğimiz gruplar ya da kişiler gerçekten baskı gören bazı kişileri/grupları savunuyor olabilirler. Bu durumda baskı gören insanlara karşı tavrımız olumsuz olmamalıdır. Mazlumları zalimler savunuyormuş gibi görünüyorlar diye mazlumun yanında durmaktan geri durmamalıyız.

7-Doğu Türkistan konusunda hassasiyet gösteren insanların samimi duyguları etkilerini de arttıracak ve daha anlamlı tepkiler ortaya çıkaracaktır. Bu konuda atılacak en anlamlı adım da baskılara maruz kalan insanlar arasında ayrım yapmadan herkesin yanında durabilmektir. Hangi etnik ve dinsel yapıdan olursa olsun tüm baskı altındaki halklara karşı duyarlı olmak hem mazlum hem de zalim konusunda "benden olanla benden olmayan" ayrımına gitmemek yararlı olacaktır. Özellikle acıları yarıştırmamak çok önemli. Türkiye kamuoyunu bölecek (diğer etnik ve dinsel toplulukların dışlanmasını, ayrımcılığa uğramasını meşrulaştıracak söylemler üzerinden) karşılaştırmalardan da kaçınmak gerekiyor. Her dışlama, her baskı sorunludur. 



Sonuçta bazı sorunların olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu bir konudan söz ediyoruz. Ancak bu sorunların ne olduğu ve mahiyeti konusunda tartışmalar yürütülüyor. Özellikle sosyal medyadaki manipülasyonlar konuyu önemsizleştiriyor ve görünmez kılıyor. Oysaki sorunların ne olduğunu bilmeye ihtiyacımız var. Sosyal medyadan çıkan bu sorunu çözmek için de “paylaşım ahlakına” dikkat etmeliyiz. Bunun için de sevmediğimiz hakkında verilen her kötü haber ile sevdiğimiz hakkında verilen her iyi haber doğrudur alışkanlığımızdan vaz geçmeliyiz. 

7 Temmuz 2015 Salı

DİN VE ŞİDDET ÜZERİNE ÇOK KISA BİR DEĞİNİ


(Bu yazı daha önce 
BiDergi'de yayınlanmıştır)

Din ve şiddet ilişkisi kadim bir tartışmadır. Dinlerin nihai hedefi barıştır ve olağan dönemlerde barış söylemi baskındır. Dinler, çok genel anlamda, bu dünya ve öte dünya mutluluğunu sağlamak için var olduklarını iddia ettiklerinden, ölmek ve öldürmek fiillerine –her iki mutluluğun en az birine zarar vereceği için- istisnai durumlarda cevaz verirler. Ancak olağanüstü (anlaşmazlıkların öne çıktığı ve olağan yollarla çözümlenemediği) dönemlerde dinsel söylem savaşlar için (ölmek ve öldürmek için) meşrulaştırıcı bir araca dönüşür.
Söz konusu olan dünyevi bir iş ise (yönetimi ve/veya bir toprağı ele geçirmek, enerji kaynaklarına ve/veya su kaynaklarına sahip olmak, verimli tarım arazilerine el koymak gibi) ve bu dünyevi amacı gerçekleştirmek için dinsel söylem bir güç olarak yardıma çağrılıyorsa, ölmek ve öldürmek konularındaki tüm bu istisnalar kaideye dönüşebilir. Tam da bu noktada, günümüz “dinsel şiddeti”ni anlamak için dinsel söylemin, “tanrının buyrukları” çerçevesinde mi yoksa “dünyevi işler için mi kullanıldığı sorgulanmalıdır.
Bu çerçevede, bazı coğrafyalarda anlaşmazlıkların her halükarda şiddete dönüştüğü ve şiddetin kendisinin kronik bir mesele olduğu göz ardı edilmemelidir. Bu “bazı coğrafyalar” tabiri dünyanın diğer yerlerini temize çıkarmak için ayrıştırma amacıyla kullanılmamaktadır. Tam tersine (tüm dünyanın demek haksızlık olsa da) dünyanın çoğuna hükmeden egemenlerin eliyle belayı kendilerinden uzak tutma stratejisi olarak belirlenen “bazı coğrafyalardan” söz edilmektedir.
“Bazı coğrafyalara” bakıp orada yaşayan halklar ve/veya dinler üzerinden şiddeti teorize etmek, tam da bu egemenlerin (eğer kötü niyet, vicdana çağrı engellemesi ya da “şeytanla” bir anlaşma yoksa) oyununa gelmek anlamına gelecektir. Bu durum Nijerya’lı Roman yazarı Chimamanda Ngozi Adichie’nin Filistinli şair Mourid Barghouti’den hareketle söylediklerine paraleldir.
“(E)ğer birilerini kötülemek istiyorsanız, en kolay yöntem, onların hikâyesini, "ikinci" aşamasından başlayarak anlatmak. Hikâyeye, İngilizlerin gelişiyle değil, Amerikan yerlilerinin oklarıyla başlarsanız, tamamen farklı bir hikâyeniz olur. Hikâyeye, Afrika'daki devletlerin kolonilerden ortaya çıkışı ile değil, başarısız yönetimleriyle başlayın ve tamamen farklı bir öykünüz olsun.”[1]          
            İngilizlerin gelişi veya koloniler dönemi, dinlerin olağan “barış” nosyonun sonu ve olağanüstü dönemlerin başlangıcıdır. İşgal eden, köleleştiren, sömüren, aşağılayan “dışarıdan gelen güçlülere” karşı direnmek ve bu direnmeyi din de dahil meşrulaştırma araçlarıyla bezemek bir çok vicdanda anlamlı bir yer de bulacaktır. Ancak dinsel söylemi kullanan ama dinsel söylemin kurumsallaşması için üretilen geleneksel mekanizmalar, “dışarıdan gelenler” tarafından yok edildiği için o mekanizmayı içselleştiremeyen insanların elindeki din, “dışarıdan gelenlerin” vahşiliği ile karşılaştırılamaz da olsa, vahşice olmaktadır. Üstelik çoğu zaman “dışarıdan gelenlere” değil de yüzyıllardır bir arada yaşadığı “yanı başındakilere” yönelen bir vahşet olacaktır. Ebu Gureyb Hapishanesinde, dışarıdan gelenler tarafından insanlık dışı muameleye tabi tutulanların bazıları (ki bu muamelelerin “askeri istihbarat tarafından yönetildiğini, taciz ve kötü muamelenin fiilen resmi politika olduğunu ve sorgulamalara CIA ajanlarının da katıldığını” resmi ağızla itiraf etmek zorunda kaldı[2]) bu insanlık dışı muamelede hiç payı olmayan mazlumları hedef aldıklarında bu durum daha net bir biçimde görülebildi.
            “Dışarıdan gelenlerin” zulmü altında ezilenlerden bazıları, başka “bazı dışarıdan gelenler”le birlikte, bölgenin otantik topluluklarından olan Yezidileri yerlerinden ettiler, bazılarını köleleştirdiler. Oysaki geleneksel dinsel nosyonun hakim olduğu önceki dönemlerde (ki bu bölgeler Hz. Ömer döneminden bu yana Müslümanların egemen olduğu yerlerdir) zaman zaman bazı sorunlar yaşansa da yeni dönemden farklı olarak, Yezidiler iyi-kötü varlıklarını sürdürebilmişlerdi.
            Dinin olağan dönemlerde barışa katkı sunması ama olağanüstü dönemlerde şiddet kullanacaklara meşruluk aracı olmasını anlatan en güzel örneklerden biri de “cihad” kavramına bu farklı iki dönemde yüklenen anlamda bulunabilir. Hindu araştırmacı Bobby Ghosh, burada “olağan dönemler” dediğimiz dönemlere denk gelen “cihad” düşüncesini şu şekilde tarif eder. Why global jihad is losing
“Müslümanların büyük çoğunluğu için cihad, inanç için içsel bir mücadeledir. Bu mücadele; ahlâksızlığa, günaha, cazibeye, şehvet ve aç gözlülüğe karşı bir mücadeledir. Bu mücadele, kişinin, hayatını Kur'an'da yazılı bulunan ahlâk yasalarına göre yaşamasının mücadelesidir.”[3]
            Devamında Ghosh, 1980’de Sovyet işgalindeki Afganistan’da dışa karşı cihad fikrinin bazıları için daha anlamlı olduğunu belirtir. Gerçekten de her zaman dış düşmanlara karşı mücadele etmek bütün toplumlar için anlamlı görülmüş, yöneticilerin bazı durumlarda aşırı hırslarını fark eden küçük bir azınlık dışında herkes tarafından da desteklenmiştir. Bu anlamda dışa karşı cihad da kendiliğinden iyi ya da kötü olarak değerlendirilemez. “Haklı nedenler” üzerinde durulabilir. Ancak “dışarıdan gelenlerin” alt-üst ettiği geleneksel nosyon, insanların adalet duygularını sarsmaya başladığında artık adaletsizlik zincirine bir halka da adaletsizliğe uğrayanlar tarafından eklenebilmektedir.
            Adil bir dünya olacağına dair inanç, şiddeti yok edebilecek tek ilaç gibi görünmektedir. Bu çerçevede Filistin’e özel bir yer ayırmak gerekiyor. Zira orada yapılan adaletsizlik “dışarıdan gelenlerin” uyguladığı en acımasızıdır. Sadece bu durumun sürdürülmesi, en azından Ortadoğu’da, olağan dönemlere dönmek için aşılmaz bir engeldir.




[1] Chimamanda Ngozi Adichie, 2009. “The danger of a single story”, Çev. Ersun Kutlu, www.ted.com.
[2] http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebu_Gureyb_Cezaevi_işkenceleri
[3]Bobby Ghosh, 20012. Why global jihad is losing, Çev. Yusuf Paşa, www.ted.com.