7 Temmuz 2015 Salı

DİN VE ŞİDDET ÜZERİNE ÇOK KISA BİR DEĞİNİ


(Bu yazı daha önce 
BiDergi'de yayınlanmıştır)

Din ve şiddet ilişkisi kadim bir tartışmadır. Dinlerin nihai hedefi barıştır ve olağan dönemlerde barış söylemi baskındır. Dinler, çok genel anlamda, bu dünya ve öte dünya mutluluğunu sağlamak için var olduklarını iddia ettiklerinden, ölmek ve öldürmek fiillerine –her iki mutluluğun en az birine zarar vereceği için- istisnai durumlarda cevaz verirler. Ancak olağanüstü (anlaşmazlıkların öne çıktığı ve olağan yollarla çözümlenemediği) dönemlerde dinsel söylem savaşlar için (ölmek ve öldürmek için) meşrulaştırıcı bir araca dönüşür.
Söz konusu olan dünyevi bir iş ise (yönetimi ve/veya bir toprağı ele geçirmek, enerji kaynaklarına ve/veya su kaynaklarına sahip olmak, verimli tarım arazilerine el koymak gibi) ve bu dünyevi amacı gerçekleştirmek için dinsel söylem bir güç olarak yardıma çağrılıyorsa, ölmek ve öldürmek konularındaki tüm bu istisnalar kaideye dönüşebilir. Tam da bu noktada, günümüz “dinsel şiddeti”ni anlamak için dinsel söylemin, “tanrının buyrukları” çerçevesinde mi yoksa “dünyevi işler için mi kullanıldığı sorgulanmalıdır.
Bu çerçevede, bazı coğrafyalarda anlaşmazlıkların her halükarda şiddete dönüştüğü ve şiddetin kendisinin kronik bir mesele olduğu göz ardı edilmemelidir. Bu “bazı coğrafyalar” tabiri dünyanın diğer yerlerini temize çıkarmak için ayrıştırma amacıyla kullanılmamaktadır. Tam tersine (tüm dünyanın demek haksızlık olsa da) dünyanın çoğuna hükmeden egemenlerin eliyle belayı kendilerinden uzak tutma stratejisi olarak belirlenen “bazı coğrafyalardan” söz edilmektedir.
“Bazı coğrafyalara” bakıp orada yaşayan halklar ve/veya dinler üzerinden şiddeti teorize etmek, tam da bu egemenlerin (eğer kötü niyet, vicdana çağrı engellemesi ya da “şeytanla” bir anlaşma yoksa) oyununa gelmek anlamına gelecektir. Bu durum Nijerya’lı Roman yazarı Chimamanda Ngozi Adichie’nin Filistinli şair Mourid Barghouti’den hareketle söylediklerine paraleldir.
“(E)ğer birilerini kötülemek istiyorsanız, en kolay yöntem, onların hikâyesini, "ikinci" aşamasından başlayarak anlatmak. Hikâyeye, İngilizlerin gelişiyle değil, Amerikan yerlilerinin oklarıyla başlarsanız, tamamen farklı bir hikâyeniz olur. Hikâyeye, Afrika'daki devletlerin kolonilerden ortaya çıkışı ile değil, başarısız yönetimleriyle başlayın ve tamamen farklı bir öykünüz olsun.”[1]          
            İngilizlerin gelişi veya koloniler dönemi, dinlerin olağan “barış” nosyonun sonu ve olağanüstü dönemlerin başlangıcıdır. İşgal eden, köleleştiren, sömüren, aşağılayan “dışarıdan gelen güçlülere” karşı direnmek ve bu direnmeyi din de dahil meşrulaştırma araçlarıyla bezemek bir çok vicdanda anlamlı bir yer de bulacaktır. Ancak dinsel söylemi kullanan ama dinsel söylemin kurumsallaşması için üretilen geleneksel mekanizmalar, “dışarıdan gelenler” tarafından yok edildiği için o mekanizmayı içselleştiremeyen insanların elindeki din, “dışarıdan gelenlerin” vahşiliği ile karşılaştırılamaz da olsa, vahşice olmaktadır. Üstelik çoğu zaman “dışarıdan gelenlere” değil de yüzyıllardır bir arada yaşadığı “yanı başındakilere” yönelen bir vahşet olacaktır. Ebu Gureyb Hapishanesinde, dışarıdan gelenler tarafından insanlık dışı muameleye tabi tutulanların bazıları (ki bu muamelelerin “askeri istihbarat tarafından yönetildiğini, taciz ve kötü muamelenin fiilen resmi politika olduğunu ve sorgulamalara CIA ajanlarının da katıldığını” resmi ağızla itiraf etmek zorunda kaldı[2]) bu insanlık dışı muamelede hiç payı olmayan mazlumları hedef aldıklarında bu durum daha net bir biçimde görülebildi.
            “Dışarıdan gelenlerin” zulmü altında ezilenlerden bazıları, başka “bazı dışarıdan gelenler”le birlikte, bölgenin otantik topluluklarından olan Yezidileri yerlerinden ettiler, bazılarını köleleştirdiler. Oysaki geleneksel dinsel nosyonun hakim olduğu önceki dönemlerde (ki bu bölgeler Hz. Ömer döneminden bu yana Müslümanların egemen olduğu yerlerdir) zaman zaman bazı sorunlar yaşansa da yeni dönemden farklı olarak, Yezidiler iyi-kötü varlıklarını sürdürebilmişlerdi.
            Dinin olağan dönemlerde barışa katkı sunması ama olağanüstü dönemlerde şiddet kullanacaklara meşruluk aracı olmasını anlatan en güzel örneklerden biri de “cihad” kavramına bu farklı iki dönemde yüklenen anlamda bulunabilir. Hindu araştırmacı Bobby Ghosh, burada “olağan dönemler” dediğimiz dönemlere denk gelen “cihad” düşüncesini şu şekilde tarif eder. Why global jihad is losing
“Müslümanların büyük çoğunluğu için cihad, inanç için içsel bir mücadeledir. Bu mücadele; ahlâksızlığa, günaha, cazibeye, şehvet ve aç gözlülüğe karşı bir mücadeledir. Bu mücadele, kişinin, hayatını Kur'an'da yazılı bulunan ahlâk yasalarına göre yaşamasının mücadelesidir.”[3]
            Devamında Ghosh, 1980’de Sovyet işgalindeki Afganistan’da dışa karşı cihad fikrinin bazıları için daha anlamlı olduğunu belirtir. Gerçekten de her zaman dış düşmanlara karşı mücadele etmek bütün toplumlar için anlamlı görülmüş, yöneticilerin bazı durumlarda aşırı hırslarını fark eden küçük bir azınlık dışında herkes tarafından da desteklenmiştir. Bu anlamda dışa karşı cihad da kendiliğinden iyi ya da kötü olarak değerlendirilemez. “Haklı nedenler” üzerinde durulabilir. Ancak “dışarıdan gelenlerin” alt-üst ettiği geleneksel nosyon, insanların adalet duygularını sarsmaya başladığında artık adaletsizlik zincirine bir halka da adaletsizliğe uğrayanlar tarafından eklenebilmektedir.
            Adil bir dünya olacağına dair inanç, şiddeti yok edebilecek tek ilaç gibi görünmektedir. Bu çerçevede Filistin’e özel bir yer ayırmak gerekiyor. Zira orada yapılan adaletsizlik “dışarıdan gelenlerin” uyguladığı en acımasızıdır. Sadece bu durumun sürdürülmesi, en azından Ortadoğu’da, olağan dönemlere dönmek için aşılmaz bir engeldir.




[1] Chimamanda Ngozi Adichie, 2009. “The danger of a single story”, Çev. Ersun Kutlu, www.ted.com.
[2] http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebu_Gureyb_Cezaevi_işkenceleri
[3]Bobby Ghosh, 20012. Why global jihad is losing, Çev. Yusuf Paşa, www.ted.com.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder