Din ve şiddet ilişkisi kadim bir tartışmadır. Dinlerin nihai hedefi
barıştır ve olağan dönemlerde barış söylemi baskındır. Dinler, çok genel
anlamda, bu dünya ve öte dünya mutluluğunu sağlamak için var olduklarını iddia
ettiklerinden, ölmek ve öldürmek fiillerine –her iki mutluluğun en az birine
zarar vereceği için- istisnai durumlarda cevaz verirler. Ancak olağanüstü
(anlaşmazlıkların öne çıktığı ve olağan yollarla çözümlenemediği) dönemlerde
dinsel söylem savaşlar için (ölmek ve öldürmek için) meşrulaştırıcı bir araca
dönüşür.
Söz konusu olan dünyevi bir iş ise (yönetimi ve/veya bir toprağı
ele geçirmek, enerji kaynaklarına ve/veya su kaynaklarına sahip olmak, verimli
tarım arazilerine el koymak gibi) ve bu dünyevi amacı gerçekleştirmek için
dinsel söylem bir güç olarak yardıma çağrılıyorsa, ölmek ve öldürmek
konularındaki tüm bu istisnalar kaideye dönüşebilir. Tam da bu noktada, günümüz
“dinsel şiddeti”ni anlamak için dinsel söylemin, “tanrının buyrukları”
çerçevesinde mi yoksa “dünyevi işler için mi kullanıldığı sorgulanmalıdır.
Bu çerçevede, bazı coğrafyalarda anlaşmazlıkların her halükarda
şiddete dönüştüğü ve şiddetin kendisinin kronik bir mesele olduğu göz ardı
edilmemelidir. Bu “bazı coğrafyalar” tabiri dünyanın diğer yerlerini temize
çıkarmak için ayrıştırma amacıyla kullanılmamaktadır. Tam tersine (tüm dünyanın
demek haksızlık olsa da) dünyanın çoğuna hükmeden egemenlerin eliyle belayı
kendilerinden uzak tutma stratejisi olarak belirlenen “bazı coğrafyalardan” söz
edilmektedir.
“Bazı coğrafyalara” bakıp orada yaşayan halklar ve/veya dinler
üzerinden şiddeti teorize etmek, tam da bu egemenlerin (eğer kötü niyet,
vicdana çağrı engellemesi ya da “şeytanla” bir anlaşma yoksa) oyununa gelmek
anlamına gelecektir. Bu durum Nijerya’lı Roman yazarı Chimamanda Ngozi Adichie’nin
Filistinli şair Mourid Barghouti’den hareketle söylediklerine paraleldir.
“(E)ğer birilerini kötülemek istiyorsanız, en kolay yöntem,
onların hikâyesini, "ikinci" aşamasından başlayarak
anlatmak. Hikâyeye, İngilizlerin gelişiyle değil, Amerikan yerlilerinin
oklarıyla başlarsanız, tamamen farklı bir hikâyeniz olur. Hikâyeye, Afrika'daki
devletlerin kolonilerden ortaya çıkışı ile değil, başarısız yönetimleriyle
başlayın ve tamamen farklı bir öykünüz olsun.”[1]
İngilizlerin gelişi veya koloniler
dönemi, dinlerin olağan “barış” nosyonun sonu ve olağanüstü dönemlerin
başlangıcıdır. İşgal eden, köleleştiren, sömüren, aşağılayan “dışarıdan gelen güçlülere”
karşı direnmek ve bu direnmeyi din de dahil meşrulaştırma araçlarıyla bezemek
bir çok vicdanda anlamlı bir yer de bulacaktır. Ancak dinsel söylemi kullanan
ama dinsel söylemin kurumsallaşması için üretilen geleneksel mekanizmalar,
“dışarıdan gelenler” tarafından yok edildiği için o mekanizmayı
içselleştiremeyen insanların elindeki din, “dışarıdan gelenlerin” vahşiliği ile
karşılaştırılamaz da olsa, vahşice olmaktadır. Üstelik çoğu zaman “dışarıdan
gelenlere” değil de yüzyıllardır bir arada yaşadığı “yanı başındakilere”
yönelen bir vahşet olacaktır. Ebu Gureyb Hapishanesinde, dışarıdan gelenler
tarafından insanlık dışı muameleye tabi tutulanların bazıları (ki bu
muamelelerin “askeri istihbarat tarafından yönetildiğini, taciz ve kötü
muamelenin fiilen resmi politika olduğunu ve sorgulamalara CIA
ajanlarının da katıldığını” resmi ağızla itiraf etmek zorunda kaldı[2]) bu insanlık
dışı muamelede hiç payı olmayan mazlumları hedef aldıklarında bu durum daha net
bir biçimde görülebildi.
“Dışarıdan gelenlerin” zulmü altında
ezilenlerden bazıları, başka “bazı dışarıdan gelenler”le birlikte, bölgenin
otantik topluluklarından olan Yezidileri yerlerinden ettiler, bazılarını
köleleştirdiler. Oysaki geleneksel dinsel nosyonun hakim olduğu önceki dönemlerde
(ki bu bölgeler Hz. Ömer döneminden bu yana Müslümanların egemen olduğu
yerlerdir) zaman zaman bazı sorunlar yaşansa da yeni dönemden farklı olarak,
Yezidiler iyi-kötü varlıklarını sürdürebilmişlerdi.
Dinin olağan dönemlerde barışa katkı
sunması ama olağanüstü dönemlerde şiddet kullanacaklara meşruluk aracı olmasını
anlatan en güzel örneklerden biri de “cihad” kavramına bu farklı iki dönemde
yüklenen anlamda bulunabilir. Hindu araştırmacı Bobby Ghosh, burada “olağan
dönemler” dediğimiz dönemlere denk gelen “cihad” düşüncesini şu şekilde tarif
eder. Why global jihad is losing
“Müslümanların büyük çoğunluğu için cihad, inanç için içsel
bir mücadeledir. Bu mücadele; ahlâksızlığa, günaha, cazibeye, şehvet
ve aç gözlülüğe karşı bir mücadeledir. Bu mücadele, kişinin, hayatını
Kur'an'da yazılı bulunan ahlâk yasalarına göre yaşamasının mücadelesidir.”[3]
Devamında Ghosh, 1980’de Sovyet
işgalindeki Afganistan’da dışa karşı cihad fikrinin bazıları için daha anlamlı
olduğunu belirtir. Gerçekten de her zaman dış düşmanlara karşı mücadele etmek
bütün toplumlar için anlamlı görülmüş, yöneticilerin bazı durumlarda aşırı
hırslarını fark eden küçük bir azınlık dışında herkes tarafından da
desteklenmiştir. Bu anlamda dışa karşı cihad da kendiliğinden iyi ya da kötü
olarak değerlendirilemez. “Haklı nedenler” üzerinde durulabilir. Ancak “dışarıdan
gelenlerin” alt-üst ettiği geleneksel nosyon, insanların adalet duygularını
sarsmaya başladığında artık adaletsizlik zincirine bir halka da adaletsizliğe
uğrayanlar tarafından eklenebilmektedir.
Adil bir dünya olacağına dair inanç,
şiddeti yok edebilecek tek ilaç gibi görünmektedir. Bu çerçevede Filistin’e
özel bir yer ayırmak gerekiyor. Zira orada yapılan adaletsizlik “dışarıdan
gelenlerin” uyguladığı en acımasızıdır. Sadece bu durumun sürdürülmesi, en
azından Ortadoğu’da, olağan dönemlere dönmek için aşılmaz bir engeldir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder